Bu yazının, İşçi Mücadelesi’nin 9. sayısında yayınlanan ilk bölümünün ulaştığı sonucu yalın bir biçimde ifade etmek mümkün: YÖK üniversite üzerinde son yirmi küsur yıl boyunca tam bir sulta kurabilmişse, bunun nedeni üniversitelerin ticarileşmesi, öğretim üyelerinin ise önemli bir bölümünün tüccarlaşması olmuştur. Ayrıca üniversitenin ve tekil öğretim üyelerinin devlet ve ordu ile kurduğu yakın ilişkiler de üniversitedeki muhafazakârlaşmaya ek bir katkıda bulunmuştur.
İlk bölümün ulaştığı bir başka sonuç vardı: üniversiteden YÖK konusunda ciddi bir alternatif çıkmamasının nedeni, 1980 öncesi TÜMÖD ve TÜMAS deneyiminden gelen öğretim üyelerinin çoğunluğunun bile, son yirmi yıl boyunca, mücadele yerine sosyal demokrat harekete lobicilik yapmasıdır. Bu yüzdendir ki, son dönemlerde, YÖK’e karşı toplumda yankı yapan iki alternatif önerisi de sağdan gelmiştir. Birincisi, 1994 yılında yayınlanan ve YÖK kontrolündeki bir üniversite yerine, büyük sermayenin her bir üniversitede kurulacak “mütevelli heyetleri” aracılığıyla yönetimine doğrudan katılacağı işletme tipi bir üniversite öngören TÜSİAD raporudur. İkincisi ise AKP hükümetinin ortaya attığı, kendi tabanına kazanımlar getirmeyi hedefleyen, bu amaçla kendi önünde bir engel olarak gördüğü YÖK’e de son vermeyi gündeme getiren yasa tasarısıdır. Tarihin ironisi! YÖK’ün ötesine geçmeyi amaçlayan birinci projenin altında imzası olan Kemal Gürüz, ikinci projeye karşı YÖK’ü cansiperane savunmak zorunda kalmıştır! Geçen bölümde belirtildiği gibi, kendini “ilerici” addeden, çoğu onyıllar boyunca 12 Eylül karşıtı olmuş, YÖK’e her fırsatta verip veriştirmiş öğretim üyelerinin hatırı sayılır bir bölümü de, AKP yasa tasarısı karşısında, YÖK’ün ve Kemal Gürüz’ün arkasında saf tutmuştur.
Yazının ilk bölümünde öğrenci hareketini ele almayacağımızı, ufkumuzu üniversite içindeki solun ve ilericilerin öğretim görevlileri bileşeni ile sınırlı tutacağımızı belirtmiştik. Artık şimdi öğrenci hareketine dönebiliriz. Öğrenci hareketinin, öğretim görevlilerinden farklı olarak, YÖK-AKP zıtlaşmasında her iki tarafa da karşı çıkmak ve üniversiteler karşısında bağımsız bir programı savunmak bakımından günümüz üniversite sisteminde umut vaad eden tek bileşim olduğunu geçen bölümde ifade etmiştik. Ne var ki, amacımız öğrenci hareketini ayrıntısıyla incelemek değil. Çünkü öğrenci hareketinin bugünkü durumu maalesef 12 Eylül’ün YÖK’le ulaşmak istediği hedeflerden en azından birini daha gerçekleştirmiş olduğunu gösteriyor. 1950’li yılların sonundan beri, Türkiye politikasında kendine özgü bir yeri ve ağırlığı olan ilerici öğrenci hareketi, bugün geniş öğrenci kitlesinin YÖK’ün sultasında depolitize olması sonucu, eski varlığının yüzde birini bile gösteremeyen zayıf bir harekettir. İlerici ve devrimci öğrencilerin gösterileri eskisi gibi binleri değil, sadece yüzleri harekete geçirebiliyor. Daha da önemlisi, eylemlerinin toplumda bıraktığı iz nadiren olumlu oluyor. Toplum öğrencilere talepleri dolayısıyla değil, ancak polis baskısına ve gaddarlığına uğradıkları zaman sempati duyuyor. Bu yüzden hareketin gücünü, örgütlenme taktiklerini, eylemlerini, değişik bileşenleri arasındaki farkları vb. incelemek yakıcı bir konu değil. Bunlardan çok daha önemlisi, üniversitedeki gençlik hareketinin çeşitli bileşenlerinin hemen hemen hepsi tarafından yerleşik bir amaç olarak kabul edilen hedefi tartışmak. Çünkü yarın rüzgâr döndüğünde, öğrenci hareketi yeniden kitleselleştiğinde, bu hedef ve bu hedefi cisimleştiren sloganlar ilerici bir rol oynayamayacak, burjuvazinin yenilikçi kanadının taleplerine bir destek olarak kalacak. Sözünü ettiğimiz bu program, “özerk ve demokratik üniversite” şiarında cisimleşen yaklaşımdır.
“Özerk ve demokratik üniversite”
“Özerk ve demokratik üniversite” şiarı, Türkiye ilericilerinin ve solunun yaklaşık yarım yüzyıla yakın bir süredir savunmuş olduğu bir hedefi dile getiriyor. “Demokratik” üniversite talebini anlamak kolay. (Buna rağmen, biz aşağıda bu kavramın içeriğinin nasıl doldurulması gerektiği konusunda, genel yaklaşımdan farklı bir şeyler söyleyeceğiz.) İşin asıl iyi anlaşılması gereken boyutu “özerk üniversite” anlayışı.
“Özerk üniversite” kavramı, 1950’li yılların ikinci yarısından başlayarak 1980’e kadar ilerici siyasi düşüncelerin üniversitede hayat alanı bulabilmesi bakımından değerli bulunuyordu. Bütün bu dönem boyunca üniversite kadrolarının ve öğrenci hareketinin gündeminde kaldı. 1960’lı yıllarda asistanlar sendikası ÜNAS’ın, 1970’li yıllarda ise Tüm Öğretim Üyeleri Derneği (TÜMÖD) ile Tüm Asistanlar Derneği’nin (TÜMAS) üniversiteye ilişkin programında merkezi bir yer tutuyordu. Bu örgütler kavramı ciddi bir tarzda irdelediler. Ortaya çıkan genel anlayışa göre, özerkliğin üç temel boyutu bir bütün oluşturuyordu: akademik özerklik, idari özerklik, mali özerklik. Akademik özerklikten siyasi iktidarın eğitimin içeriğine karışmaması anlaşılıyordu. İdari özerklikle elbette üniversitenin kendi kendisini yönetmesi kast ediliyordu. Mali özerklik ise üniversitenin kendi fonlarına tasarruf etme yetkisine işaret ediyordu.
Birazdan değineceğimiz gibi, bu model üniversiteye ayrıcalıklı bir akademik katmanın “fildişi kulesi” gibi bakmak gibi bir kusuru bağrında taşımakla birlikte, o günün verili koşulları altında ilerici bir nitelik taşıyordu. Gerici iktidarlara karşı, üniversiteye bilimsel ve idari bir savunma barikatı sağlıyordu özerklik. Elbette, üniversitenin finansmanı devlet bütçesinden sağlandığına göre, hükümetlerin (ve dayandıkları parlamento çoğunluğunun) üniversiteyi fon açlığıyla baş başa bırakarak dize getirmesi teorik olarak bir olasılıktı. Mali özerklik, ancak toplam kaynaklar belirlendikten sonra işe yarayabilecek bir ilkeydi. Ama herhangi bir hükümetin üniversite bütçesinde daha önceki yıllara göre büyük oranlı değişiklikler yapması çok ciddi bir politik tepkiye yol açacağı için, bu tür bir yaptırım gücü ancak çok uzun iktidarda kalan hükümetler için söz konusu olabilirdi. 1960-80 döneminde ise (1965-71 arası altı yıllık Adalet Partisi iktidarı dışında) bu, kural değil istisna idi. Dolayısıyla, özerklik formülü bir ölçüde işe yarıyordu.
Buradan daha ileri gitmeden, derhal işaret etmemiz gereken bir nokta var. “Özerk üniversite” formülü, ilerici ve gerici yanlarıyla üniversitede en başından itibaren büyük ağırlığı olmuş olan Kemalist kadrolarla 1960 sonrasının sosyalist solu arasında bir uzlaşma formülü idi. Kemalistler açısından bu formül kendilerinin güçlü olduğu bir kurumu, klasik sağ (Demokrat Parti ve Adalet Partisi) ve “Milliyetçi Cephe” (klasik sağın siyasal İslam ve faşizm ile kurduğu ittifak) iktidarlarına karşı bir savunma mevziiydi. Sosyalist sol açısından benzeri bir savunma mevzii söz konusuydu, ama bu mevziin aynı zamanda sosyalizmin programatik bir hedefi olup olmadığı belli değildi. Soruyu başka biçimde soralım: sosyalist iktidar altında üniversiteler ne gibi görevler üstlenecek, nasıl örgütlenecekti? Cevapsız bırakılan bu soruydu. Bunun bir nedeni, özellikle sosyalist solun olgunlaşabileceği bir evre olan 1970’li yıllarda, faşizmin saldırıları karşısında savunma mevzilerinden başka hiçbir şeyin düşünülemiyor olması olabilir. Bir başka nedeni ise, sosyalist solun kendisinin sosyalizmi esas olarak teknokratik bir hızlı kalkınma “modeli” olarak algılaması ve üniversiteyi o yönde kullanıp örgütlemeyi hayal etmesidir. Nihayet, devrimi aşamalara ayıran kavrayış, solun varolan düzen içinde bir mevzi olarak görünen “özerk üniversite”yi, demokratik devrim aşamasının doğal formülü olarak görmesi sonucunu doğuruyordu. Sosyalizm mi? Bol bol “kesintisiz” sıfatı kullanılsa da, sosyalizm nasıl olsa başka bir aşamanın işiydi. Sonra düşünülebilirdi!
Öyleyse, sosyalist sol açısından bakıldığında, “özerk üniversite” formülü henüz formülün gerçekçi ve ilerici bir işlevi olduğu aşamada (yani kabaca 1950’li yılların ikinci yarısından 1980’e kadar geçen çeyrek yüzyıl boyunca) dahi yetersizdi. Ama 1980 sonrasında “özerk üniversite” formülü, artık gerçekçiliğini ve ilericiliğini de yitirdi.
Değişimin merkezinde “mali özerklik” kavramının ilerici bir talep olmaktan çıkıp düpedüz gerici bir kavram haline gelmesi yatıyor. Kavramın kendi karşıtına dönüşmesini ancak üniversitenin içinde yer aldığı toplumun bütünündeki temel değişim dinamikleri bağlamında kavrayabiliriz. Türkiye kapitalizminin 1980 sonrası girdiği mecra, kamu hizmetlerinin fon açlığı içinde bırakılarak budanmasını, bunun sonucu olarak hizmet sunumunun metalaşmasını getirdi. Bunun eğitim ve sağlık gibi alanlarda iki yolu vardı. Birincisi, kâr temelli üretim yapan özel kurumların önünü açılmasıydı. İkincisi ise hâlâ kamu kurumu olarak niteliğini devam ettiren kuruluşların kendi yağıyla kavrulması, yani faaliyetlerini gelir getirecek biçimde ticarileştirmesiydi. Özel üniversiteler (ya da daha “şık” adıyla vakıf üniversiteleri) ayrı bir tartışmanın konusu. Kamu üniversitelerinin ise hangi yoldan gelir avcılığına soyunduğu bu yazının ilk bölümünde ayrıntısıyla anlatıldı. Bu üniversiteler, bugün devlet bütçesinden aldıkları fonlar bütünüyle yetersiz olduğu için, eğitim ve araştırma faaliyetlerini hem öğrencilerden aldıkları har(a)çlarla, hem de bir dizi olanaklarını pazarlayarak sağlıyorlar. Buna, karşı yönden, Türkiye tekelci sermayesinin entelektüel üretimin bütün alanlarını (sanat, edebiyat, medyanın yanı sıra üniversiteyi), doğrudan kendi hegemonyası altına alma konusundaki kararlılığı cevap veriyor. Alan da memnundur, satan da! Bugün neo-liberal politikaların hakimiyeti altında Türkiye burjuvazisinin ve devletinin amacı, her bir üniversitenin mümkün olduğu kadar yüksek düzeyde kendi yağıyla kavrulmasıdır. “Kendi yağıyla kavrulmak”: işte size bugünün somut koşullarında “mali özerkliğin” temel formülü!
Bir kez mali özerklik kalesi düştüğünde, maddeci bir analiz bize sacayağının öteki direklerinin de kolay kolay ayakta kalamayacağını düşündürmeli. Nitekim, mali özerklik bütünüyle piyasa başarısı kriterine bağlanınca, idari özerklik en iyisinden boş bir formüle, en kötüsünden piyasanın güçlü oyuncularına, yani kapitalist sınıfa teslimiyete dönüşür. En iyisinden dediğimiz yönetimin üniversite kadrolarının elinde kalmasıdır. Ama bu durumda bile, üniversitelerin nefes borusu piyasaya iyi hizmet olduğunda, üstelik öğretim üyelerinin önemli bir bölümü bile tüccarlaştığında, üniversite yöneticilerinin burjuvaziye hizmeti bağımsız ve onurlu bir bilimsel araştırma ve eğitim politikasına yeğleyeceğini tahmin etmek için müneccim olmak gerekmez. En kötüsü dediğimiz durum ise, TÜSİAD raporunun formülüdür: her bir üniversitenin toplumda “önde gelen, saygın, itibarlı” kişilerden oluşacak birer “mütevelli heyeti” tarafından yönetilmesi. Tabii, mali özerklik piyasaya bağımlılık anlamına geldiği andan itibaren mantıksal formül de budur: parayı veren düdüğü çalar ilkesinin mantığıdır bu. Bütün öteki formüller ara formüllerdir.
Akademik özerkliğe gelince. Bu kavram aslında başından beri bilimsel özgürlüğün yetersiz bir formülü idi. Bilimsel özgürlüğün temeli öğrencinin (aslında bütün toplumun) öğrenme ve öğretim üyesinin (aslında bütün toplumun) araştırma ve ifade özgürlüğüdür. Burada sadece bireysel değil, aynı zamanda belirli birey gruplarının seçişi temelinde kolektif bir özgürlük söz konusudur. Ama her durumda, bu kolektif topluluk bir eğitim kurumuyla aynı şey değildir. Çünkü aynı eğitim kurumunun içinde farklı görüşler olabilir; bunlardan çoğunluk olan ya da devletin ve hakim sınıfların basıncını yanına alan ötekileri bastırabilir. Akademik özerklik, belirli durumlarda bu basınçların azalmasını sağladığı, bilimsel özgürlüğe üniversite dışından da müdahale olmasını engellediği ölçüde bu özgürlüğü biraz güçlendirir. Ama hiçbir biçimde onunla aynı değildir. Akademik özerkliğin sağlanması, bilimsel özgürlüğün sağlanması değildir otomatik olarak. Günümüze geldiğimizde, sermayenin üniversite üzerindeki etkisi içselleşmiş olduğuna göre, akademik özerklik bilimsel özgürlük açısından bir güvence dahi olamaz! Sadece Koç ve Sabancı üniversitelerinde ne kadar radikal bir Marksist bilim yapılabileceğini hayal etmeye çalışın, ne söylemek istediğimizi kolayca anlarsınız. (Göstermelik bir liberalizm adına kısmi bir açıklık elbette olacaktır. Sözünü ettiğimiz, geçmişte ve bugün bile bazı yerlerde, kimilerinin “örümceklenmiş” gibi gördüğü devlet üniversitelerinde yer yer uygulandığı türden tutarlı ve bütünsel Marksist programlardır.)
Sosyalist (ya da devrimci demokrat) solun şapkasını önüne koyup düşünme vakti çoktan gelmiştir. Biz bu tehlikeye ilk kez 1988 yılında Genç Öncü dergisiyle bir söyleşimizde değinmiş, sosyalist solun üniversiteler konusunda aşağıda değineceğimiz yeni programatik şiarlar üzerinden yürümesi gerektiğini belirtmiştik. Kabaca 1955-80 arasındaki çeyrek yüzyıl boyunca belirli kısmi ilerici işlevleri olan “özerk üniversite” talebinin günü dolalı neredeyse bir başka çeyrek yüzyıl geçti. Ama sosyalist sol geçmiş sloganı üzerinde biraz daha düşünmeye hâlâ yanaşmıyor. Bugün bu sloganı TÜSİAD ve AKP kullanıyor. Bunda bir tuhaflık yok mu sizce?
Özgür emekçiler üniversitesi
21 .yüzyıl başındaki dünya konjonktürü veri alındığında (derin bir ekonomik kriz veya benzeri bir uluslararası sarsıntı yaşanmadığı takdirde) Türkiye burjuvazisinin herhangi bir ağırlıklı kanadının neo-liberalizmden vazgeçeceğini beklemek anlamlı olur mu? Bu sorunun cevabının olumsuz olduğu açık. O takdirde üniversite sorununun dış nesnel koşullarının öngörülebilir bir süre için aynı kalacağını varsaymamız gerekir. Bunun anlamı basitçe şudur: önümüzdeki dönemde her kim “özerk” bir üniversite istemeye devam ederse, sermayenin programına paralel bir program savunmuş olacaktır. Bugün üniversite sorununa önerilecek herhangi bir sol çözüm, her şeyden önce bu kapandan kurtulmak zorundadır. Herkesin kafasını geçmişin formüllerinden özgürleştirerek düşünmesi gerekiyor.
Dış nesnel koşulların aynı kalacak olmasının bir ikinci anlamı var. Eğer işletme tipi üniversite formülüne boyun eğmeyecekse, üniversite solunun bugünkü duruma ilişkin çözüm önerisi sermaye ile doğrudan doğruya karşı karşıya gelmek zorundadır. Yani, geçmişte olduğu gibi, kısmi bir özerklik temelinde bir modus vivendi mümkün değildir. Tekelci sermayenin kültür hayatı üzerinde kurmak istediği (ve büyük ölçüde kurmuş olduğu) hegemonyaya cepheden karşı çıkmayan, üniversiteyi ne büyük öğrenci kitlelerinin, ne de işçi ve emekçi sınıfların çıkarları doğrultusunda anlamlı bir yer haline getirebileceğini iddia etmesin! Sermayeye bu denli cepheden karşı çıkmanın tek bir formülü vardır: işçi ve emekçilere yaslanmak. Yani solun üniversite alanındaki çözümüne emekçiler bir biçimde mutlaka dahil edilmelidir.
Bu işin güncel mücadele ile ilgili yanı. Ama şimdi bir de yukarıda sözünü ettiğimiz öteki soruna dönmemiz gerekiyor: sosyalizmin üniversite programı ne olmalıdır? Bir proletarya iktidarı, burjuva üniversitesini özerkleştirip demokratikleştirecek ve bununla yetinecek midir? Burada “özerk üniversite” konusunda daha önce sözünü ettiğimiz “fildişi kule” eğilimi kendini bütünüyle ele veriyor. İşçilerin ve emekçilerin iktidarının kurulmuş olduğu bir toplumda, sosyalistler neden üniversite ile toplum ve siyaset arasına böyle barikatlar kurma ihtiyacını hissetsinler ki? Üniversite böyle ancak beyaz eldivenlerle tutulabilecek, “kaba saba” (!) işçilerin uzak durması gereken “nezih” bir kurum mudur ki, sosyalistlerin programı proleter iktidarı altında bu tür bir formüle başvurmaktadır? Elbette, burjuva demokrasisinden çok daha derin olacak işçi demokrasisi bilimsel özgürlüğü (yani hatırlayalım, öğrenme, araştırma ve ifade özgürlüğünü) devlete karşı koruyacaktır. Geçmiş deneyimler, başka kültürel alanlara olduğu gibi üniversite alanı da devlet iktidarının basıncına terk edildiğinde, yaratıcı bilimin yerini bir dogmalar yığınının aldığını gösteriyor. Demek ki, üniversite özgür bir ortam olacaktır, olmalıdır. Ama işçilerden, emekçilerden, onların bağımsız örgütlerinden üniversiteyi sakınmak neden?
Demek ki sosyalizmin üniversite konusundaki programı bakımından da kafamızı geçmişin cenderelerinden kurtarmamız gerekiyor. Geleceğin üniversitesini daha özgürce, bugünün dar ufuklarının ötesinde düşünerek hayal etmemiz gerekiyor. Bir bakıma, üniversitenin görevlerini yeniden tanımlamamız gerekiyor. Bunu yaparken, önce sosyalizme geçiş toplumunda üniversitenin rolünün ne olabileceği üzerinde duralım.
Çok sık söylendiği gibi, kapitalist toplumda üniversitenin üç asli işlevi vardır: ekonominin ihtiyaç duyduğu üst düzey vasıflı işgücünü yetiştirmek; teknolojik gelişmeye, en azından uygulamalı olmasa bile saf araştırma düzeyinde katkıda bulunmak; bir de, burjuva ideolojisinin yeni kuşaklar içinde sağlam biçimde yer etmesini sağlamak. Burada, bir toplumsal kuruma uygulanan “işlev” kavramını neredeyse bedendeki organların işlevleri gibi “doğal”mışçasına ele almak yanlıştır. Bunlar, tarihsel bir gelişme içinde burjuvazinin üniversiteye yüklemeye çalıştığı ve dolayısıyla mücadele konusu olan şeylerdir. Herhangi bir toplumda, herhangi bir anda bu işlevlerin nereye kadar yerine getirildiği, üniversitenin bunun yanı sıra toplumsal hayat içinde başka roller de oynayıp oynamadığı başta sınıflar arasındaki olmak üzere mücadelenin bir sonucu olarak belirlenir. Ayrıca, üniversitenin bunun yanı sıra bir dizi başka işlevi daha vardır, ama bunlar bir ölçüde bu asli olarak nitelediğimiz görevlerle ilişkilendirilebilirler, bir bakıma onun türevleridir.
Üniversitenin burjuvazi açısından nasıl bir işlev gördüğü, proletarya iktidarında ondan ne beklenmesi gerektiği konusunda bize anlamlı ipuçları verir. Yukarıda sayılan işlevler, esas olarak üretici güçlerin (üst düzey vasıflı işgücü ve teknoloji) ekonominin ihtiyaçlarına uygun olarak geliştirilmesi ve sınıf hakimiyetinin sağlanması olarak özetlenebilir. Proletarya iktidarı da bu iki ihtiyacı elbette karşılamak zorundadır. Orada da, üretici güçlerin hızla geliştirilmesi ve sınıf iktidarının sağlamlaştırılması vazgeçilmez görevlerdir. Ne var ki, kapitalist toplumla sosyalizme geçiş toplumu arasında bire bir simetri aramak yanlış olur. Biri büyük kitleleri iktidarın dışında bırakmayı hedeflerken, ötekinde amaç tam tersidir. Bu yüzden de bu iki ihtiyaç sosyalizme geçiş toplumunda aynı şekilde üç işleve karşılık vermez. Bunun nedeni, yukarıda kapitalist topluma ilişkin olarak biraz yalın biçimde ele aldığımız üç işlevin aslında daha karmaşık bir tablonun basitleşmiş biçimi olmasındandır.
Sorun “üretici güçlerin geliştirilmesi” kategorisinin, tarih dışı bir kategori olmaması ile ilgilidir. Kapitalizme özgü koşullarda, üretici güçlerin gelişmesi, belirli bir teknoloji ve belirli bir işbölümü temelinde gelişir. Sermaye bütün tasarım işlevlerini mülk edinirken, bütün uygulama işlerini de proletaryaya yükler. (Bu, kafa/kol emeği ayırımına ancak bir ölçüde denk düşer. Yine de, yapılan teorik ayırımı kafamızda canlandırmak için kafa/kol emeği ayırımı aydınlatıcı bir göstergedir.) Bunun bir uzantısı, işçiyi üretimin bütününün bilgisinden yoksun bırakmak, bütüne hakimiyet getirecek bilgileri sermayenin ajanlarında tekelleştirmektir. Bu yüzden de, üniversitenin “üst düzey vasıflı işgücü yetiştirme” işlevi, sadece üretici güçlerin geliştirilmesi ile değil, aynı zamanda, dolayımsız biçimde, burjuvazinin proletarya üzerindeki hakimiyetinin yeniden üretilmesi ve sağlamlaştırılması ile ilgilidir. Başka biçimde söylersek, kapitalist düzende üniversite burjuvazinin tasarım işlevlerini görecek işgücüne bilgi ve vasıf kazandırmakla kalmamakta, aynı süreç içinde, proletaryayı bu bilgi ve vasıftan yoksun bırakmaktadır. İşte, sosyalizme geçiş toplumunda üniversitenin hem sosyalizme özgü üretici güçleri geliştirmek, hem de proletaryanın sınıf iktidarının siyasi koşullarının ötesinde maddi koşullarını oluşturabilmek için, işçiyi üretim bilgisinin bütününe kavuşturmak başlıca görevi olmalıdır.
Öyleyse, üniversitenin işçilerden, emekçilerden özerkleşmesi, bir “fildişi kule” oluşturması bir yana, tam tersine, bir emekçiler üniversitesi olması gerekir. Bunun içeriğini birkaç noktada toplayabiliriz. Her şeyden önce, işçiyi ve emekçiyi bilgiden kopartmış olan kapitalist toplumun tam tersine, sosyalizme geçiş toplumu, bilginin üretildiği başlıca alan olan üniversitenin kapılarını işçiye sonuna kadar açmalıdır. Bunun anlamı sadece isteyen bütün emekçi çocuklarının yüksek öğretim olanaklarından parasız olarak yararlandırılması, yani bugünkü sisteme karşıt olarak üniversiteye girişlerin sınava bağlı olmaması, isteyen her gence üniversite eğitimi için olanakların devlet tarafından mutlaka sağlanması için tedbirler alınması değildir. Aynı zamanda, geçmişte bütünün bilgisinden yoksun kalmış olan işçiler için hayat boyu eğitim ya da sürekli yetişkin eğitimidir. Üstelik bu sadece bir ara dönemde, kapitalizmin bilgiden yoksun kıldığı işçilerin bu eksiğinin kapatılması için gerekli değildir. Teknolojideki ve üretim alanındaki değişikliklere hayat boyu adapte olabilmek için modern toplumda bütün insanların ve elbette en başta emekçilerin sürekli yetişkin eğitimine ihtiyaçları vardır. Eğer işçi sınıfı üretim birimlerini ve toplumu yönetecekse, ancak bütünün bilgisine (asgari bir düzeyde de olsa) sahip olması bunu sağlamlaştırabilir.
Ancak bugünün üniversitesi sadece işçileri değil, sermayenin kendisi için mülk edindiği bilgi ve vasıfları öğrettiği ara katmanları bile bütünün bilgisinden yoksun bırakmaktadır. Sermayeyi temsil etmesi istenen orta katmanlar da son derecede gelişmiş bir işbölümü içinde kendilerine uygun görülen bir dar alanla meşgul olmak üzere, aşırı düzeyde uzmanlaşmış bir bilimsel bilgi ile donatılmaktadır. Bunun çözümü elbette bilimin bu kadar ilerlediği bir tarihsel aşamada bütün bilimsel dalların derinlemesine öğrenilmesi değildir. Yetişmekte olan öğrencinin, hangi sosyal sınıftan gelirse gelsin ve hangi tür iş için eğitiliyor olursa olsun, yapacağı işin bütününü kavrayabilmesi için, öğrendiği bilimsel bilgiyi bizatihi üretimin içinde, üretimin bütünü ile ilişkilendirerek öğrenmesi demektir. İşte bu amaçla fabrika, tarla ve işyeri ile üniversite arasında karşılıklı birbirini besleyen kanallar açılmalı, bu ikisi arasındaki duvarlar yıkılmalı, üretim ile eğitim iç içe geçmelidir. Bunun adı politeknik eğitimdir. Yani sadece fabrika üniversiteye gelmeyecektir. Üniversite de fabrikaya gidecektir. Öğrencinin işyerinde öğrenmesi, geleneksel bilgi akışı şemalarını da altüst edecektir. İşçi, artık mühendisten sadece öğrenmeyecek, aynı zamanda ona öğretecektir! Doktor adayı, dersliklerde öğrenemeyeceği nice beceri ve deneyimi hemşireden öğrenecektir! Mimar inşaat ustasının deneyim ve birikiminden yararlanacaktır!
Duvarlar yıkıldığında, ortada “özerklik” gibi bir ihtiyaç kalmayacaktır. Bu, yepyeni bir toplumun yepyeni bir kurumudur. Bu, özgür emekçiler üniversitesidir!
“Demokratik” üniversite
Şu ana kadar “özerk ve demokratik üniversite” şiarının sadece özerklik boyutuna ilişkin sorunlar üzerinde durduk. “Demokratik” kavramını “elbette geleceğin üniversitesi de demokratik olmalıdır” diyerek bir kenara bıraktık. Şimdi bu kavramı irdelememiz gerekiyor.
Her şeyden önce, “demokratik” kavramının aşamalı devrim geleneğinde sosyalist devrim aşamasından önceki demokratik aşamanın bütün çağrışımlarıyla yüklü olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Sözcüğün bu anlamının bizim “demokratik” kavramını kullanışımızla hiçbir ilişkisi yok. Biz demokrasiyi sadece burjuva toplumunun, üzerinde mücadeleye değer bir boyutu olarak görmüyoruz. Bizim için, sosyalizme geçiş toplumunda, yani proletarya iktidarında işçi demokrasisi çok daha derinlemesine ele alınması gereken, çok daha önemli bir kavram.
Bunun ötesinde “demokratik üniversite” talebinin içeriğinin nasıl doldurulduğu da önem taşıyor. Genel anlayışa göre, üniversitede demokrasinin sağlanması için yönetimde sadece öğretim elemanlarının sözünün olması yetmez. Aynı zamanda, çalışanların ve öğrencilerin de yönetime katılması gerekir. Büro çalışanlarının ve kol işçilerinin, bilimsel-akademik uzmanlık gerektiren konular dışında üniversitenin yönetiminde söz sahibi olması gerektiği hiç kuşku götürmez. Sosyalizme geçiş toplumu, sadece üniversitede değil, her türlü işyerinde demokrasinin genişlediği, yayıldığı ve çiçek açtığı bir toplum olmak zorundadır. Ama öğrenciler söz konusu olduğunda durum farklıdır.
Öğrenci, akademik görevi olmayan çalışanlardan farklı olarak, bir işyeri niteliğiyle üniversitenin çalışanı değildir. Ayrıca üniversite ile ilişkisi geçicidir. Dolayısıyla, üniversite ile ilişkisi ötekilerle aynı düzeyde ele alınamaz.
Öğrencinin üniversite açısından en önemli yanı henüz üretim çarkları içinde katılaşmış bir konuma gelmemiş ve sosyal ilişkilerin (aile vb.) yükü altında ezilmeyen gençliğin dinamizminin taşıyıcısı olmasıdır. Bu bugün de böyledir, gelecekte de durum bir ölçüde değişse (yani politeknik eğitim öğrenciyi üretimin içine daha fazla çekse de) böyle olacaktır. Bu durumda, öğrencinin dinamizminden faydalanmanın yolu, mutlaka bulunmalı, ama bu “öğrencilerin yönetime katılması” olmamalıdır. Bu özellikle, henüz kapitalist toplumda mücadele edilirken sakıncalar taşıyan bir taleptir. Çünkü bugünün üniversitesinde öğrencilerin büyük çoğunluğu toplumun ayrıcalıklı katmanlarından gelmektedir. Yönetimin bir parçası haline getirilmeleri, öğrencileri sembolik bir takım iktidar kırıntılarıyla yetinmeye, sistemle bütünleşmeye, kısacası evcilleşmeye itecektir. Bu yüzden, “demokratik üniversite” talebi öğrencilerin yönetime katılması talebini içermemelidir.
Ama “demokratik üniversite” talebini, bugüne kadar yapıldığı gibi, üniversiteyi oluşturan unsurlarla sınırlı tutmak da yanlıştır. Yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi, bilgi ile üretimin ilişkisi, işçi demokrasisinin sağlamlaşması ve maddi temellerinin gelişmesi bakımından belirleyici bir özellik taşır. Bu kadar önemli bir alanın sadece üniversite bileşenlerine bırakılması düşünülemez. Ya da başka biçimde söyleyelim. Özgür emekçiler üniversitesinin tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte, üniversitenin “içi” ve “dışı” artık eskisi gibi kalamayacaktır. Üniversite ile fabrikanın arasındaki duvarların yıkıldığı bir yeni durumda, üniversite ile ilgili toplumsal kümeleri eskisi ile aynı görmek, en azından hayal gücü eksikliği olur. Üniversitenin gerçekten bir “emekçiler üniversitesi” olması için, aynı zamanda işçi sınıfının ve öteki örgütlü emekçi katmanlarının da üniversitenin gidişatı üzerinde sözü olması gerekir. Bu, üniversite çalışanlarının (yani akademik ve akademik olmayan grupların) üniversitenin yönetiminde sözü olmasından başka tür bir emekçi sözüdür. Burada, üniversitenin günbegün işleyişinin karmaşıklığına vakıf olmayan, ama verilen hizmetlerin içeriği ve biçiminden doğrudan etkilenen büyük emekçi kitleler söz konusudur. Öyleyse, geleceğin özgür emekçiler üniversitesinin demokratik olması aynı zamanda işçi sınıfının ve büyük emekçi kitlelerin üniversite üzerinde örgütlü denetimini de gerektirir. Yani, üniversiteler üzerinde işçi denetimi sosyalizmin programının bir parçası haline getirilmelidir.
Geçiş talepleri
Bu aşamada bazı okurların “peki, devrime kadar sadece özgür emekçiler üniversitesinin propagandasını yapmakla yetinecek miyiz?” diye sorması ihtimali yüksek. Oysa, bir kez proletarya iktidarında ne tür bir programatik hedefi olduğunu saptayan bir hareketin bugünün somut koşulları ile devrim programı arasında bir köprü oluşturacak, bir yandan bugünün ihtiyaçlarını ifade ederken, bir yandan da sosyalizm mücadelesini ileri taşıyacak geçiş talepleri formüle etmesi çok daha kolaydır. Hatta aksi düşünülemez. Herhangi bir alanda sosyalizm programı berrak olmayan bir hareket için kısa vadeli talepler sosyalist taleplerden kopar. Böyle hareketler çoğu zaman burjuvazinin daha “demokratik” kanatlarının taleplerini tekrarlamakla yetinirler.
Böyle bir yazının sınırları içinde elbette üniversiteye ilişkin savunulması gereken bütün talepleri teker teker saymamız anlamlı olmaz. Yapmamız gereken, sosyalizmin üniversite alanında programatik hedefi olması gerektiğini savunduğumuz özgür emekçi üniversitesine doğru ilerlemek üzere bugünün sorunlarından hareketle bizi o hedefe bağlayabilecek taleplere ilişkin bazı örnekler vermekle yetinmek olmalıdır. Elbette, mücadelenin gidişatı ve ihtiyaçları doğrultusunda bunlardan başka talepler de formüle edilebilir, bunların bazıları bir kenara bırakılabilir vb.
Birinci kümede üniversitelerin kapılarının işçi ve emekçi çocuklarına açılmasına ve üniversite eğitiminin parasız sunulmasına ilişkin talepler düşünülmelidir. Giriş sınavı sisteminin kaldırılmasına yönelik talepler, üniversite sisteminin özelleşmesine ve ticarileşmesine karşı taleplerle bütünleştirilebilir. Her şeyden önce, özel üniversitelerin yanı sıra özel dershane ve kursların da karşılıksız kamulaştırılması ve böylece çok daha geniş bir kitleye parasız eğitim olanağı tanınması talep edilmelidir. Ayrıca, üniversitelerin ticarileşmesinin, öğretim üyelerinin tüccarlaşmasının köklerini kurutmak üzere bazı talepler formüle edilebilir. Üniversitelerin hizmetlerini özel şirketlere vakfetmesine yol açan bütün anlaşmaların açıklanması, döner sermayenin derhal kaldırılması ve part-time çalışmaya son verilmesiyle eşzamanlı olarak üniversite öğretim elemanlarının yaptıkları işe uygun bir yaşam standardı sağlayabilmeleri için maaşlarının radikal biçimde arttırılması talebi de öne sürülmelidir. Nihayet, üniversite içindeki düzen taraftarlığını zayıflatmak için, üniversite organlarının “milli” meselelerde “sahibinin sesi” rolünü oynamasına son verilmesi ve devletle iç içe yürütülen silahlanma çalışmalarının açıklanması türünden talepler de formüle edilebilir.
Hayat boyu eğitim ve sürekli yetişkin eğitimi yönünde bir dizi talep ikinci kümeyi oluşturur. Her büyük fabrika ve işyerinin, belirlenecek dönemler boyunca, çalışma arkadaşları tarafından belirlenecek belirli sayıda işçi ve çalışana sadece üniversitede yetişkin eğitimi görmesi için izin vermesi zorunluluğu değil, aynı zamanda bu çalışmanın maliyetlerini karşılamasının zorunlu kılınması için mücadele edilebilir. “Üniversitenin kapısını çalışanlara açın!” şiarı, aynı zamanda, üniversitelerin yetişkin eğitimi üzerine sistematik olarak eğilmesinin ve özel programlar oluşturmasının zorunlu kılınmasıyla bütünleşmelidir. Elbette, bu tür programların ötesinde, işçi, öteki çalışan ve öğrenci kitlesini bir araya getirecek, birbirlerini tanımalarını, deneyim ve bilgi alışverişinde bulunmalarını sağlayacak türden ortak mekân ve faaliyetler de yaratmak gerekir.
Politeknik eğitim konusu üçüncü bir talepler kümesinin konusudur. Mümkün olan her alanda, öğrencilerin eğitimi ile üretim alanındaki deneyimlerini geliştirme faaliyetlerinin, bugünün formel ve yüzeysel “staj” çalışmalarının ötesinde, organik bir biçimde iç içe geçirilmesi savunulmalıdır. Burada da şiar “öğrenciler fabrikalara ve işyerlerine” olmalıdır. Ne var ki, bu talep, dinamik ve eğitimli bir işgücünün kapitalistlerce sömürülmesinin önüne geçecek bir dizi ekonomik taleple el ele gitmelidir.
Bütün bunlar, çok daha geçişsel ve çok daha radikal bir talep olan işçi denetimi ile birleştirilmelidir. Burjuvazi, bir kurum olarak üniversiteyi dolaysız biçimde ele geçirmeye çalışıyor. Sabancı ya da Koç Üniversiteleri’nin, sahiplerinin iradesinin dışında herhangi bir uygulamaya girişemeyeceği tarzından en basit anlamında söylemiyoruz bunu. Hatta üniversitelerin, TÜSİAD’ın önerdiği gibi “mütevelli heyeti” formülüyle burjuvazinin temsilcilerinin yönetimine terk edilmesi ile bile sınırlı değil bu. Burjuvazi, bugün ister ticari, ister sponsorluk, ister öğretim üyeleriyle kurduğu yakın ilişki, ister başka araçlar aracılığıyla üniversiteyi kendi at koşturacağı bir yer haline getirmek için bilinçli ve planlı bir biçimde çalışıyor. Ve teslim etmek gerekiyor ki, çok yakında durum ancak “atı alan Üsküdar’ı geçti” deyimiyle ifade edilebilecek kadar vahim bir hal alacak. Sosyalistlerin bunun karşısına çıkarması gereken işçi ve emekçi denetimi olmalıdır. İşçi sınıfının ve kamu çalışanlarının sendikaları, öteki çalışanların meslek örgütleri, üniversitelerin işleyişinde mutlaka söz sahibi olmalıdır. Önerilebilecek formlar çok çeşitli olabilir. Ama amaç birdir: üniversiteleri burjuvazinin tekelinden kurtarmak, özgür emekçiler üniversitesine doğru bir hamle yapmak.
Bugüne gelecekten bakabilmek
Geldiğimiz noktada bu yazının iki bölümünü birbirine bağlayabiliriz. Yazının ilk bölümü, üniversite öğretim kadrosu içindeki solun YÖK-AKP zıtlaşmasında bağımsız bir tavır alarak iki gerici kamp karşısında ilerici bir projeyi neden ortaya koyamadığını araştırıyordu. Orada ekonomik ve politik bir dizi faktöre değinildi. Ne var ki, bunlar kadar önemli olan bir faktörden de söz etmek lazım. Elbette bu da en temelde politik bir faktör. Üniversite solu, öğretim kadrosuyla, öğrenci hareketiyle bir gelecek hayal etme cüretini gösteremediği içindir ki, gericiliğin iki kampına karşı bağımsız bir alternatifi ortaya koyamıyor. Üniversite solu geleceğe bakmıyor, olsa olsa biraz tereddütlü, biraz inançsız biçimde geçmişi özlüyor ve savunuyor. Oysa Türkiye’de çok şey değişti. O geçmiş artık geri gelmeyecek. Zaten bizim yaratmak istediğimiz de o geçmiş olmamalı. Bizim yaratmak istediğimiz işçi ve emekçilerin artık bir kenara itilmediği yeni bir toplumun kuruluşuna uygun bir üniversite olmalı. Ancak o zaman bugünkü kavgaya nasıl katılacağımızı bilir, başımız dik, bütün gericiliklerden bağımsız bir alternatifi önerebiliriz.
Sungur Savran / İşçi Mücadelesi (sayı 11)










